Türkiye’nin son yıllardaki performansı enflasyon geçmişi olan birçok ülke arasında oldukça kötü olup, bu dertten bir türlü kurtulamadığımızı sergilemektedir.
Enflasyon ile mücadele öncelikle Merkez Bankasının para politikaları aracıyla gerçekleştirilebilir. Onun dışındaki etkenler, mesela petrol ve enerji fiyatlarındaki değişimler ikinci planda kalmaktadır. Aşağıdaki grafiklerde Merkez Bankası politika faizi ile enflasyon arasındaki ilişkiyi birçok ülke için görüntüledik (veri).
Enflasyonu dizginlemenin yolu bu faizlerin doğru şekilde belirlenmesi, gelecek para politikaları hakkındaki beklentilerin düzgün yönlendirilmesi ve ileriye yönelik risklerin minimize edilmesiyle gerçekleşebilir. Grafiklerden açıkça görülen enflasyon ve faiz dalgalanmaları, bir anlamda Türkiye para politikasındaki belirsizlikleri ve risk faktörlerini sergilemektedir.
Enflasyon ve para politikasındaki belirsizliklerin kendini gösterdiği başka bir ölçek döviz kurudur. Genel olarak bir ülkede enflasyon varsa o ülkenin parasının değer kaybetmesi beklenir. Aşağıdaki grafiklerde TÜFE’deki artış, yani enflasyon oranı ile dolar kurundaki değişimi birkaç ülke için sergiliyoruz. Son yıllarda Türk Lirasının dolara karşı olan değer kaybı enflasyonun üstünde seyretmektedir. Benzeri bir grafik Brezilya için de geçerlidir. Bunun altında para politikasındaki belirsizliklerin rol oynuyor olması ihtimali yüksektir.
Sonuç olarak Türkiye, aşağıdaki grafikten de açıkça görülebileceği gibi, enflasyon ile mücadelede başarısız olan nadir ülkelerdendir.
COVID-19 dünyadaki birçok ülkede devlet gelirlerinde düşüşe, devlet harcamalarında ise artışa sebep olmuş, dolayısı ile devlet borç stoklarında ciddi yükselmeler gözlenmiştir. 2019’un 4. çeyreği ve 2020’nin 3. çeyreğinde değişik ülkelerdeki merkezi yönetim borç stoklarının GSYH’ya oranlarını sergileyen ilk grafikten de görülebileceği gibi, devletlerin borç stokları arasında büyük farklılıklar vardır. Ayrıca bu grafikteki her ülkede 2020’de borç stoklarında artış gözlenmektedir(veri).
Mesela İtalya’da devlet borç stoku 2019’un 4. çeyreğinde GSYH’nin %130.4 iken 2020’nin üçüncü çeyreğinde %149.7’e çıkmıştır. Türkiye’de borç stoku GSYH’nin %36.4’ünden %45.8 seviyesine ulaşmıştır. En fazla artış bu dönemde %22.5 ile Amerika’da gerçekleşmiştir.
Merkezi yönetim borçlarının döviz ağırlıklı olduğu ülkelere bakacak olursak 2020’nin 3. Çeyreğinde 24 ülkeden en fazla dövizle borçlanan Arjantin’de borçların %76’sı, ondan sonra Bulgaristan %66.7’si ve 3. olarak Türkiye’de %49.1’i yerel paranın dışındaki döviz cinslerinden gerçekleşmiştir.
Türkiye’deki bütçe gelişmelerine daha yakından bakacak olursak devlet harcamalarında 2008-2009 krizinde ve 2018 yılından itibaren artış olduğunu, harcamalardaki artışın kaynağının ise cari transfer olduğunu görebiliriz. Bu dönemde cari transferlerin içinde artış gösteren en büyük kategori ise sağlık, emeklilik ve sosyal yardım (Hazine Yardımları) kalemidir.
2020 Covid krizi birçok açıdan önceki krizlere hiç benzemiyor. Krizleri karşılaştırmayı kolaylaştırmak açısından son yıllarda Türkiye’de yaşanan son üç krizin başında itibaren nasıl geliştiğini inceliyoruz. Aşağıdaki üç grafik 2009, 2018-2019 ve Covid krizi sırasında GSYH’daki değişimi kriz başlamadan önceki çeyrek ile karşılaştıran bir tabloyu Türkiye, Amerika ve Güney Kore için sunmaktadır. Covid krizi 2020’nin Mart ayının sonunda başlamış olduğu için, 2020’nin ilk çeyreği kriz olmayan 0 seviyesinde tutulmuştur. Yatay eksende görülen 1, her krizin ilk çeyreğini yansıtmaktadır. Covid krizi için bu 2020’nin ikinci çeyreğine denk gelmektedir. 2009 ve 2018-2019 krizi için ise sırasıyla 2008’in 4. çeyreği ve 2018’in 4. çeyreğine denk gelmektedir. Bu tarihler, 2018-2019 krizi hariç, 3 ülke için de yıllık GSYH büyümesinin ilk negatif olduğu çeyreklerdir . Bu bilgilere göre, COVID krizinin ilk çeyreğinde GSYH Türkiye’de %10.9 düşmüş ama ikinci çeyreğinde çok hızlı bir düzelme gösterip kriz öncesi seviyesinin de üstüne çıkmıştır. GSYH’nin kriz başındaki değerine geri gelmesi 2009 krizinde 15 ay, 2018-2019 krizinde ise 9 ay sürmüştür. Amerika ve Güney Kore için olan grafikler de aynı mantık ile çizilmiştir ama tabi 2018-2019 döneminde bu iki ülkede kriz olmamıştır (veri). GSYH COVID krizinin ilk çeyreğinde Amerika’da %8.9, Kore’de ise %3.2 düşüş göstermiş ve Amerika’da henüz kriz öncesi değerlerine geri gelmemiştir.
Benzeri grafikleri istihdam istatistikleri için de çizmek bilgilendirici olabilir. Mesela Türkiye genelinde istihdam 2020’nin ikinci çeyreğinde kriz öncesi dönemden %5.7 aşağıda yer almaktadır. 2020’nin son çeyreğinde ise kriz öncesi döneme göre %0.8 aşağıdadır. Her ne kadar COVID krizi sırasında ülkelerin aldığı önlemlerin çeşitliliği yüzünden istihdam karşılaştırmaları yapmak güçleşmiş olsa da Amerika ve Güney Kore verilerini de sunuyoruz. İstihdam krizin üçüncü çeyreğinde (yani 2020’nin son çeyreğinde) kriz öncesi döneme nazaran Amerika’da %4.9 asağıda, Kore’de ise %1.5 asağıdadır.
Bu grafiklerden istihdamın daha önceki krizlerde bu üç ülkede çok farklı seyrettiğini de gözlemleyebiliriz. Mesela 2009 krizinde Türkiyede istihdam krizin ikinci çeyreğinde %2.5 düşüp, bir yıl içinde %0.3 artış göstermiştir. Buna karşılık Amerika’da istihdam düşmeye devam etmiş ve bir yıl sonunda halen toparlanma göstermemiştir. Kore’de istihdamın kriz öncesi seviyesine gelmesi bir yıl sürmüştür. Türkiye’deki bir kriz olan 2018-2019 krizinde ise istihdam 15 aylık periyotta eski seviyesine ulaşamamış. 2019’un son çeyreğinde 2018’in 3. çeyreğine göre istihdam %1.8 aşağıda seyretmiştir.
İstihdamdaki düşüşün sektörlere ayrımı da ilginçtir. COVID krizi, tahmin edilebileceği gibi, hizmet sektörünü çok derinden etkilemiş bulunmaktadır. 2020’nin ilk çeyreğinde Türkiye’de hizmet istihdamı, kriz öncesine göre %7.2 düşüş gösterirken, Sanayi’de %4.9 düşüş yaşanmıştır. Buna karşılık 2009 krizi sanayi sektöründe büyük ve uzun süren istihdam kayıplarına sebep olurken, hizmet sektörü hemen hemen hiç etkilenmemiş gibidir.
Bir önceki blogumuzda, Türkiye’nin 2020 yılında dünyada nadir büyüyen ülkelerden biri olduğunu, hatta bu büyümenin çalışma saatlerindeki yüksek düşüşe rağmen yaşandığını göstermiştik. Aşağıdaki grafikten görülebileceği gibi 2019 yılı ile karşılaştırıldığında, 2020’de Türkiye’deki çalışma saatlerinde tahmini %14.7 düşüş, GSYH’da ise %1.2 büyüme görülmüştür.
Çalışma saatleri ve istihdam düşerken üretimin artmış olmasının arkasında potansiyel birkaç açıklama olabilir. Mesela üretim ve istihdam ülkedeki nispeten daha az verimli olan sektörlerden daha çok verimli olan sektörlere kaymış olabilir veya genel verimlilik artmış olabilir. Aşağıdaki iki grafikte iş gücünün verimliliğini ölçen çalışan başı GSYH verisini farklı sektörler için sıralıyoruz. İlk grafiğe göre, iş gücünün en verimli olduğu sektörlerin gayrimenkul ve finans-sigorta, en az verimli olduğu sektörlerin ise diğer hizmet sektörleri ve tarım sektörü olduğunu gözlemliyoruz. 2014 ve 2020 yılları karşılaştırmasında ise gayrimenkul ve kamu-eğitim-sağlık sektörleri dışındaki bütün sektörlerde verimliliğin arttığını gözlüyoruz. Verimliliğin zaman içindeki gelişimini daha detaylı görebildiğimiz ikinci grafik de bu sonuçları genel olarak teyit ediyor.
2020’nin 3. çeyreğine yakından baktığımızda, inşaat sektörü, finans-sigorta ve bilgi-iletişim sektörleri dışında her sektörde istihdamda düşüş yaşandığını, bunun yanı sıra, GSYH’daki artışa katkı yapan en önemli iki sektörün finans-sigorta ve sanayi sektörleri olduğunu görüyoruz.
GSYH’daki büyümeyi daha yakından anlayabilmek için, bu sektörlerin büyümeye katkısını aşağıdaki iki grafikte inceliyoruz. İlk grafik, hizmet, inşaat, sanayi ve tarım sektörlerinin 2018’den beri GSYH’daki büyümeye katkılarını sergilemektedir. İkinci grafik ise katkı payı yüksek olan hizmetler sektörünün alt kategorilerini sıralamaktadır. Mesela 2020’nin 3. çeyreğinde, GSYH %6.7 büyümüş, bunun %2.4’ü hizmet sektöründen, %1.4’ü sanayi sektöründen, %0.7’si ise tarım sektöründen kaynaklanmıştır. Hizmet sektörü içinde ise en yüksek katkı %1.5 ile finans-sigorta sektöründen kaynaklanmıştır.
Sonuç olarak 2020’nin 3. çeyreğinde istihdam düşmüş olmasına rağmen gözlenen büyümenin finans-sigorta ve sanayi sektörlerinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. 2020 yılı finans sektörünün alt kategorileri henüz yayımlanmadığı için bu detayların daha sonra incelenmesi gerekecektir. Ama 2019 bilgilerine dayanarak yaptığımız gözlemler, finans sektöründe kamu bankaları (kamu bankaları ve Merkez Bankası) ve özel (özel+yabancı bankalar) bankaların GSYH’ya hemen hemen eşit derecede katkı yaptığı ve 2017’den beri kamu bankalarının katkısının ciddi bir şekilde artmış olduğu yönündedir.
COVID-19 pandemisi ile birlikle, daha önce sıklıkla kullanılan birçok istihdam ölçüsü iş piyasasındaki durumu ve iş piyasasının ekonomi üstündeki etkisini anlatmakta yetersiz hale gelmiştir.
Değişik ülkelerin bu dönemde farklı önlemler almış olması ülkeler arası karşılaştırmalarda zorluklar yaratmaktadır. Mesela Amerika’da yaygın olarak kullanılan yöntem işsizlere verilen işsizlik sigortalarındaki artış olurken, Türkiye ve Almanya şirketlere kısa çalışma ödenekleri sağlayarak işten çıkartmaları önlemeye çalışmışlardır. Dolayısı ile aşağıdaki ülkeler arası işsizlik oranı farklılıkları pandemi sırasında alınan önlemleri yansıtmaktadır. 2019 Aralık ayına göre 2020 ilk 10 ayın işsizlik oranı ortalaması Amerika’da %133 artarken, Türkiye’de sadece %1.29 artmış görünmektedir.
Ülkelerin pandemi sırasında aldığı önlemlerden nispeten bağımsız sayılabilecek ve iş piyasasındaki değişikliklerin ekonomiye etkisini daha iyi yansıtması beklenilen bir veri olan Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)’nün yayımladığı iş saati kayıplarını anlamakta yarar görüyoruz. Bu istatistik ILO tarafından ekonometrik metotlar kullanılarak 2019’un son çeyreği ile 2020’deki çalışma saati farklıklarının hesaplanması ile elde edilmiştir. Bu bilgilere göre en çok iş saati kaybı %21 ile Arjantin’de en az ise %0.8 ile Yeni Zelanda’da görülmüştür. Türkiye 2020 yılında %14.7 iş saati kaybı yaşamıştır. Aşağıdaki grafikte de görüldüğü gibi, Türkiye iş saati kayıplarında 47 ülke arasında 43. konumda yer almaktadır.
Aşağıdaki grafikte, genel olarak, çalışma saatinde yüksek kayıplar yaşayan ülkelerde GSYH’daki büyümenin düşük olduğunu gözlüyoruz. Aynı zamanda bu genellemeye en çok ters düşen ülkenin Türkiye olduğunu da gözlemliyoruz. Çalışma saati kayıpları oldukça yüksek olmasına rağmen, IMF’nin 2021 Ocak ayında yayımlanan büyüme tahminlerine göre Türkiye 2020’de %1.2 büyüme kaydetmiş olacaktır.
IMF verilerine göre 2020 yılında aşağıdaki 22 ülkeden sadece Çin ve Türkiye pozitif büyümüş olacaktır.
Doğrudan yabancı yatırımın (DYY) avantajları arasında, yatırım yapan yabancı firmaların beraberlerinde yeni teknolojileri getirmeleri, ülkedeki istihdama katkı yapmaları, yatırımlarının uzun süreli olması gibi unsurları sıralayabiliriz. Türkiye’nin DYY konusunda dünyadaki konumunu daha yakından anlamak için aşağıda 39 ülke için doğrudan yatırım girişlerinin GSYH’ya oranlarını grafiklerle gösteriyoruz (veri).
1991-1999, 2000-2009 ve 2010-2019 ortalamalarına bakacak olursak, doğrudan yatırım girişlerinde Türkiye 39 ülke arasında sırasıyla 35, 31 ve 27. konumda yer almaktadır. 2010-2019 yılları arasında İrlanda’ya GSYH’nın %22,1 kadar yabancı yatırım girerken Türkiye için bu miktar %1,5’tir.
Doğrudan yatırım çıkışlarına, yani ülkelerin kendi ülkelerinin dışında yaptıkları DYY’lere bakacak olursak, 1991-2009 yılları arasında Hollanda’nın bu kategoride başı çektiğini, 2010-2019 yılları arasında İrlanda’dan dışarıya %12,2 oranında doğrudan yatırım yapıldığını, Türkiye’nin dış yatırımlarının zaman içinde arttığını, sırasıyla %0,08 , %0,22 ve %0,4 olarak gerçekleştiğini gözlemliyoruz .
Aşağıdaki grafiklerde 2005-2020 yılları arasında hangi ülkelerin Türkiye’de doğrudan yatırım yaptığını (DYY girişleri) ve Türkiye’nin hangi ülkelerde yatırım yaptığını (DYY çıkışları) daha detaylı sergiliyoruz. Bu dönemde Türkiye’ye toplam 163 milyar dolarlık DYY girişi olmuştur. Bunun 25,6 milyar doları Hollanda’dan, 12,7 milyar doları ise Amerika’dan gelmiştir. Aynı yıllarda Türkiye başka ülkelere 48,5 milyar dolar doğrudan yatırım yapmıştır. Türkiye’nin bu yıllarda doğrudan yatırımlarının 14,1 milyar dolarını Hollanda’ya, 6,8 milyar dolarını Amerika’ya yapmıştır.
Bir başka konu da doğrudan yatırımların niteliği olarak tanımlanabilir. Doğrudan yatırım girişleri yabancıların yeni şirket kurmaları (Greenfield) veya mevcut bir şirketi tümüyle veya kısmen satın almaları ya da şube açmaları ile (M&A) gerçekleşebilir. UNCTAD, M&A verileri yayınlamasına rağmen, Greenfield verisini doğrudan yayınlamamaktadır. Aşağıdaki grafiklerde Greenfield verisine ulaşmak için doğrudan yatırım verisinden M&A verisini çıkartmaktayız (veri). Literatürde Greenfield yatırımlarının büyümeye katkısının M&A’dan daha yüksek olduğu tartışılmaktadır.
Bu bilgiler, 2000-2009 yılları arasında Türkiye’deki DYY girişlerinin çoğunun M&A tarzı olduğunu, 2010-2019 yılları arasında bu görüntünün değiştiğini, DYY’nin çoğunlukla Greenfield kategorisinde olduğunu gösteriyor.
2020’de TL’nin dolara karşı değeri Ocak-Ekim arası yaklaşık %40 düşmüş, Ekim-Aralık arası ise %10 artmıştır. Döviz kurlarındaki değişikleri anlayabilmek açısından bu bloğumuza ülkeler arası bir karşılaştırma yaparak başlıyoruz. Aşağıdaki grafikte ilk olarak TL ve dolar kurundaki değişiklikleri yedi piyasanın (Arjantin (ARS), Şili (CLP), Hindistan (INR), Brezilya (BRL), Endonezya (IDR), Meksika (MXN), Güney Afrika (ZAR)) ortalama dolar kuruyla karşılaştırıyoruz (Veri). Bu grafikte bütün ülkelerin dolar döviz kurları 2019 Aralık tarihi için 1 olarak alınmıştır. Ocak 2020 ve Ekim 2020 arasında TL’nin dolara karşı değerinin %40 düşmüş olduğu, ve Ekim-Aralık arasında ise yaklaşık %10 değer kazandığını bu grafikten görebiliriz. Bu tür değişiklikler diğer 7 ülkenin ortalaması için geçerli değildir.
Gerçi daha dikkati bakıldığında Aralık 2020 ve Ekim 2020 arasında Brezilya’da %42, Arjantin’de %30 civarında devalüasyon olduğunu aşağıdaki grafikten gözlemleyebiliriz. Ayrıca Brezilya Real’i Ekim 2020’den beri dolara karşı TL benzeri bir değer kazanma göstermiştir.
TL-dolar kurundaki dalgalanmaların birçok sebebi vardır. Bunların arasında Merkez Bankasının etkisi, Türkiye’deki halkın dolara olan taleplerinin, ya da yabancı yatırımcıların TL’ye olana taleplerinin değişmesi sıralanabilir.
Aşağıdaki ilk grafikten (EVDS) yurt içinde yaşayanların yabancı para mevduatlarında 2019’dan beri ciddi artışlar olduğunun, son aylarda da halen artmaya devam ettiğini gözlemek mümkündür. Mesela Ekim ayından beri yurt içinde yaşayanların yabancı para mevduatları 221 milyar dolardan 235 milyar dolara çıkmış bulunmaktadır.
Yabancı yatırımcıların ise Ekim ayından beri Türk hisse senedi ve Devlet İç Borçlanma Senedi (DİBS stoku) talepleri hisse senedinde 19.2 milyar $’dan 30.7 milyar $’a çıkmış; DİBS’de ise 5,1 milyar $’dan 9,1 $’dolara çıkmış bulunmaktadır. Dolayısı ile son aylarda, TL’nin dolar karşısında değer kazanmasının arkasında yabacıların TL’ye olan talebinin bir rol oynamış olabileceğini söylemek mümkündür.
Genel olarak yabacıların TL taleplerinin kaynağı uluslararası para ve sermaye piyasaları yoluyla veya doğrudan yatırım şeklinde olabilir. Uluslararası para ve sermaye piyasaları yoluyla olan yatırımlar Türkiye’deki hisse senetleri ve tahvillere olan talepteki değişmeye sebep olur. Bu alanda talebinin artması TL’ye olan talebin artmasına ve dolayısı ile TL’nin diğer para birimleri karşısında değerinin artmasına sebep olur. Bu yolla gelen paraya aynı şekilde kolaylıkla ülkeden çıkabileceği ve kurda dalgalanmalara sebep olabileceği için sıcak para da denir. Doğrudan yabancı yatırım ise yabancı şirketlerin yeni bir şirket kurması veya yerli firmalarla ortaklık yapması olarak tanımlanabilir. Bu tür yatırımlar kolay kolay şekil değiştiremeyeceği için daha uzun dönemli olurlar. Aşağıdaki grafiklerde Türkiye’ye yapılan yabancı yatırımın GSYH’daki payını ve içeriğini (FDI: doğrudan yatırım; Diğer: hisse senedi+tahviller+mevduatlar vs) Brezilya, Meksika, Çin, Endonezya, Arjantin ve Güney Afrika için sergiliyoruz (Veri).
Bu grafiklerden 2000 yılından 2019’a ortalama doğrudan yatırımların (% GSYH) Brezilya, Meksika ve Çin’de Türkiye’den daha yüksek olduğunu görebiliriz.
2000-2009 yılları ortalaması Brezilya, Meksika ve Çin’de sırasıyla, yüzde 2.1, 2.3 ve 3 iken Türkiye’de 1.2’dır. 2010-2019 yıllarının ortalaması ise yüzde GSYH olarak Brezilya’da 3, Meksika’da 1.7 ve Çin’de 1.3 ve son olarak Türkiye’de ise 1.1 olarak gerçekleşmiştir.
2020 yılındaki finansal hesabına daha yakından bakmak için Merkez Bankası tarafından yayımlanan aylık verileri aşağıdaki grafikte sergiliyoruz. Bu grafikte doğrudan yatırımlar haricinde finans hesabından 2020’nin üçüncü ayında 7.8 milyar dolar çıktığını; Ekim ve Kasım ayında ise 3.4 milyar dolar döviz girdiğini gözlemliyoruz. Doğrudan yatırımların ise Covid’in etkisini hissettirmeye başladığı Mart ayından beri oldukça düşük kaldığını söyleyebiliriz.
2021’in ilk blogunda Gini katsayısı kullanarak Türkiye’deki gelir dağılımını inceliyoruz.
Gini katsayısı herkesin gelirinin eşit olduğu bir toplumda 0 değerini alır. Katsayının büyümesi o ülkede eşitsizliğinin büyüdüğüne işaret eder.
Aşağıdaki grafikte Gini katsayısının yıllar içindeki değişimini iki kaynak kullanarak sergiliyoruz. EUROSTAT’dan alınan Gini katsayısı Gelir ve Yaşam Koşulları Anketi bilgilerine dayalıdır. Bu hesaplamada yer alan kullanılabilir gelir, kişisel gelirden dolaysız vergilerin çıkartılıp, devlet tarafından sağlanan sosyal transferlerin eklendiği gelir kavramıdır. Eşdeğer kullanılabilir gelir ölçeği ise her hanenin toplam kullanılabilir gelirinin hanedeki eşdeğer fert sayısına bölünmüş halidir. Veriler 2008’den itibaren mevcuttur, fakat 2008 verisi aslında 2007’de yapılan anketten elde edildiği için grafiklerimizi bu düzeltmeyi yaparak sergiliyoruz. İkinci grafik Dünya Bankasın’dan alınmıştır. Dünya Bankasının verileri Hanehalkı Tüketim Harcaması İstatistikleri’ni kullanarak elde edilen, ve tüketim kaleminden yola çıkılarak hesaplanan bir Gini katsayısıdır. Bu veriler 2002 yılından itibaren mevcuttur.
EUROSTAT verilerine göre, Türkiye’de gelir eşitsizliğinde 2007-2008 yılları arasında artış, 2008-2013 yılları arasında azalma, 2013-2017 yılları arasında ise gene bir artış gözlenmiştir. 2018’de ise eşitsizlikte azalma kaydedilmiştir.
Dünya Bankası verileri ise oldukça farklı bir sonuç vermektedir. Dünya Bankasına göre Türkiye’de gelir eşitsizliği 2008-2015 yılları arasında artmış ama 2015-2017 yılları arasında azalmış, ve 2018’de tekrar artmıştır. Bu çelişkili bilgilerin kaynağının daha detaylı anlaşılması gerekmektedir.
Gini katsayısının seviyesinin ne anlama geldiğini daha iyi anlamak için aşağıdaki grafiklerde üç ayrı veri kaynağı kullanarak birçok ülke ile karşılaştırma yapıyoruz. EUROSTAT, Dünya Bankası ve OECD veri kaynaklarında sırasıyla 35, 35 ve 36 ülke bulunmaktadır. Ülkeler veri kaynaklarına göre değişmekle birlikte 27 ülke üç grafikte de mevcuttur. 2015 yılını seçmemizin nedeni ise bu yılda daha fazla ülke için veri olmasıdır.
Bu üç grafikten, Türkiye’deki gelir eşitsizliğinin birçok ülkeden yüksek olduğunu gözlüyoruz.
Gelir dağılımında vergilerin rolünü anlamak açısından aşağıda kişisel gelir ile kullanılabilir gelir (vergi ve sosyal transferler sonrası elde edilen gelir) verilerinin kullanıldığı Gini katsayılarını sergiliyoruz (Veri). Birçok ülkede gelir vergileri gelir seviyesi arttıkça daha yüksek vergi oranlarının uygulandığı aşamalı (progressive) sisteme sahip olduğu için kişilerin kullanılabilir gelirlerinin vergi ve sosyal transferler öncesi hesaplanan kişisel gelirlerden daha eşit bir dağılıma sahip olmaları beklenmektedir. Dolayısıyla aşağıdaki grafikte ülkelerin genellikle 45 derece çizgisinin altında yer almaları beklenmektedir. Mesela bu grafikte Amerika’nın kişisel gelirlerle hesaplanan Gini katsayısı %50,6 iken vergi ve transfer politikaları sonucu elde edilen kullanılabilir gelir ile hesaplanan Gini katsayısının %39’a düşmüş olduğunu gözlüyoruz. Fransa’da ise vergi ve transfer öncesi %51,6 olan Gini katsayısı, vergi ve transferlerle %29,5’e kadar gerilemiştir.
Bu grafikte Türkiye’deki vergi ve sosyal transferlerin gelir dağılımını düzeltici bir etki göstermediğini, Gini katsayısının iki metotla da hemen hemen aynı sonuçlar verdiğini gözlemliyoruz.
Türkiye’deki vergi gelirlerinin kaynakları, vergilerin neden gelir dağılımına düzeltici bir etkisi olmadığını anlamak açısından ipucu verebilir. Aşağıdaki grafiklerde dört ülkede vergi gelirlerinin kaynaklarını sergiliyoruz (Veri). Toplam vergi gelirlerinde en önemli dört kaynak mal ve hizmet vergileri, gelir vergisi, mülkten alınan vergiler ve kurumlar vergisidir. Mesela 2019 yılında Amerika’da toplam vergi gelirlerinin %17,5’i mal ve hizmet vergilerinden, %41,4’ü ise gelir vergilerinden sağlanmıştır. Kore ve Fransa’da mal ve hizmet vergilerinin toplam vergi gelirlerine oranı %25,8 ve %27’dir. Türkiye’de bu sayı %38,9 değerindedir.
Bu grafiklerden çıkan görüntü Türkiye’nin vergi toplama sürecinde daha çok mal ve hizmet vergilerini kullandığına işaret etmektedir. Bu tür vergiler her gelir diliminden eşit oranda alındığı için, gelir dağılımında düzeltici bir rol oynamamaktadır.
Bu konudaki ilk bloğumuzu yazalı 3 ay geçmiş. Maalesef Covid ölüm oranları bu dönem içinde hızlanmaya devam etmiş, 9 Aralık 2020 tarihi itibari ile Türkiye’de 15531 kişi hayatını kaybetmiştir. Günlük vefat sayısı yaz aylarında düşüş göstermekle birlikte Eylül ayından beri ciddi artış kaydetmiştir.
Her ne kadar veriler hakkında bazı belirsizlikler ve ülkeler arası karşılaştırma yapmayı zorlaştıran unsurlar olsa bile, elimizde olan bilgileri baştan gözden geçiriyoruz. European Centre for Disease Prevention and Control’dan aldığımız verilere göre, her bir milyon nüfus başına düşen vefat sayısı, 9 Aralık 2020’de tarihi itibariyle, Amerika da 879,5 Türkiye’de 189,3 kişi olmuştur.
Aşağıdaki grafik vefat sayılarının 2020’nin son üç çeyreğinde ne seviyelerde olduğunu göstermektedir. Kore ve Japonya her üç çeyrekte de müthiş bir performans sergileyerek vefat oranlarının en düşük olduğu ülkeler arasında yer almaktadır. Türkiye, Fransa, ve İspanya’da 2020’nin ikinci çeyreğinden sonra vefat sayılarında düşüş gözlenmiş olmasına rağmen, maalesef dördüncü çeyrekte vefat oranlarında ciddi artışlar gözlenmektedir. Amerika’da da üçüncü çeyrekte bir düşüş gözlenmektedir.
Bu ülkelerin ekonomik olarak zaman içindeki gelişimlerini anlamak amacı ile 2019’un dördüncü çeyreğinden itibaren Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) ve istihdam sayılarındaki değişiklikleri aşağıdaki iki grafikte sergiliyoruz. Bu bilgilere göre, Amerika’daki GSYH, 2020’nin üçüncü çeyreğinde 2019 son çeyreğindeki değerinin %3,5, İspanya da %9, Fransa’da %3,7 altında olurken, Türkiye’de %3,3 üstünde seyretmiştir. İstihdam seviyesi ise hiçbir ülkede 2019 son çeyrekteki seviyeye ulaşmamıştır.
Son olarak 3. çeyrekte gözlenmiş olan toplam Covid ölüm oranlarını ve yine 3. çeyrek için yıllık GSYH büyüme oranlarını sergiliyoruz. Şili grafiğin sol üst ekseninde vefat oranlarında yüksek (bir milyonda 377,2 kişi), büyüme oranında düşük (%-10,2) bir yer alırken; Çin grafiğin sağ ekseninde %4,9 oranında bir büyümeyi, 1 milyonda 0,06 kadar vefat sayısı ile gerçekleştirmiş gözüküyor.
Türkiye’de 3. çeyrekte vefat sayısı bir milyonda 36.7 kişi ile grafikteki 37 ülkeden en yüksek ölüm oranına sahip 13. ülkedir. Bu dönemde her bir milyon kişi başına olan vefat sayısı İngiltere’de 25,9, Fransa’da 31, Kanada’da 19,3 ve Almanya’da 6,2 olmuştur. GSYH büyüme oranında ise pozitif büyüme sadece Çin ve Türkiye’de gözlemlenmiştir.
Ülkelerin büyümesi, kalkınması, zenginleşmesi üç ana faktöre bağlıdır: iş gücü, sermaye, ve bu faktörlerin toplam verimliliğindeki (TFP) büyüme. Daha detaya bakacak olursak, özellikle kişi başına düşen GSYH’nin büyümesi için sermaye birikimi ve TFP’yi en önemli iki faktör olarak sıralayabiliriz. Sermaye birikimi deyince ilk akla gelen, makinalar, yollar, köprüler, bilgisayarlar gibi fiziksel sermaye olsa bile, uzun donemde sürdürülebilir büyümeyi sağlaması açısından esas önemli olan insan sermayesindeki birikimdir. Fiziksel sermaye birikimi büyümenin erken dönemlerinde önemli bir rol oynasa da geleneksel büyüme modellerine göre, zaman içinde azalan bir getiri sergilemesi beklenmektedir. İnsan sermayesi ise sürdürülebilir büyümeyi sağlaması açısından üstünde titizlikle durulması gereken bir kategoridir. Ayrıca insan sermayesinin en önemli unsurlarından birisi olan eğitim ve eğitimin kalitesi, ülkelerin uzun dönemde araştırma, geliştirme konularında başarılarına da ışık tutarak TFP’yi dolaylı bir şekilde etkilemektedir.
Aşağıdaki grafikte Türkiye, Güney Kore, ve Çin’de fiziksel sermaye, insan sermayesi ve TFP’nin 1960’dan beri 10’ar yıllık büyüme değerlerini sergiliyoruz.
Mesela 1960-1970 arasında Türkiye’deki kişi başı GSYH %45,2 büyümüş, bunun %34,5’i fiziksel sermayeden, %2,8’i insan sermayesinden ve %7,8’i TFP den kaynaklanmıştır. Aynı dönemde Çin’de kişi başı GSYH %28,3 büyümüş, bu büyümenin %10’u fiziksel sermayeden, %9’u insan sermayesinden ve son olarak %9,2’si TFP’den gelmiştir.
2007-2017 yılları arasında ise Türkiye’de kişi başı GSYH %13,7 büyümüş, buna fiziksel sermaye %15,5, insan sermayesi %5,4’le pozitif katkı yaparken; TFP %7,2’yle negatif katkı yapmıştır.
Bu üç ülke arasındaki karşılaştırmalarda özellikle TFP’nin büyümeye katkısının en düşük, hatta bir çok sene negatif olduğu ülkenin Türkiye olduğunu gözlemliyoruz.
İnsan sermayesine katkı veren unsurlar arasında eğitim ve eğitimin kalitesi önemli bir rol oynamaktadır. İnsan sermayesinin kalitesini ölçmek ve ülkeler arasında karşılaştırma yapmak çok kolay olmasa da birkaç veri kaynağından bu kategoriyi etkileyen bilgilere ulaşmak mümkündür. Aşağıdaki grafiklerde değişik kaynaklardan elde edilen veriler sunuyoruz.
İlk olarak Penn World Table’s tarafından yayımlanan ve en önemli kaynağı ortalama okullaşma yılı olan bir insan sermaye verisi görüntülüyoruz. Bu bilgilere göre, mesela Kore 1950’lerde oldukça düşük bir insan sermayesi seviyesinden başlayıp 2017’e kadar %100 den daha büyük bir artış gösterip Amerika’ya yakın bir seviyeye ulaşmıştır. Türkiye’deki insan sermaye seviyesi bu dönem içinde %114 artmış olmakla birlikte 2017’de Amerika ve Kore’nin %65’i seviyesinde yer almaktadır.
İkinci olarak Türkiye’nin PISA sınav sonuçlarının zaman içindeki gelişimini ve 40 ülke arasında bulunduğu yeri görüntülüyoruz. PISA sınavı, 15 yaş grubundaki çocukların, matematik, fen bilimleri ve okuma becerilerini ölçmek için yapılan bir sınavdır. 2018’de bu sınav Türkiye’de 186 okuldan 6 bin 890 öğrencinin katılmasıyla gerçekleşmiştir. Türkiye’nin zaman içindeki performansı ufak tefek dalgalanmalar göstermiş olmakla birlikte, ülkeler arasındaki karşılaştırmada her üç dalda da oldukça düşük bir seviyededir.
Asağıdaki grafik ülkelerin üç alan için 2018’deki PISA sınav sonuçlarındaki başarılarını sergilemektedir. Türkiye matematik alanında 32., okuma alanında 31. ve bilim alanında 30. olmuştur.
Bu sınavda kız ve erkek çocuklar arasındaki performans farkına bakacak olursak, birçok ülkede matematik ve bilim alanında benzer performans gösterdiklerinin, okuma alanında ise kız çocukların daha başarılı olduğunu gözlemleyebiliriz. 2018’de Türkiye’de okuma alanında erkek çocukların ortalama notu 453, kız çocukların ise 478 olmuştur. Ama bu grafikten de görüldüğü gibi, bu performans birçok ülkenin performansından çok daha düşüktür.
Son olarak Dünya Bankası tarafından yayımlanan İnsan Sermayesi Endeksi bilgilerini sunuyoruz. Bu endeksin özelliği bugün doğan bir çocuğun 18 yaşına geldiğinde biriktirmiş olması beklenen insan sermayesi miktarını ölçmeye çalışmasıdır. Dolayısı ile geçmişteki eksiklikler ya da başarılar değil, gelecek bir tarihte insan sermayesinin ne olacağı konusunda fikir vermeye çalışmaktadır. Türkiye bu sıralamada 47 ülke arasından 37.’dir.
Türkiye’nin İnsan Sermayesi Endeksi sıralamasındaki konumun sebeplerini anlamak için bu endeksin nelerden oluştuğunu daha iyi anlamak gerekir. Bu endeks ülkede hakim olan sağlık ve eğitim koşullarını göz önüne alan üç kategoriden oluşmaktadır: bugün doğan çocukların 5 yaşına gelme olasılığı (hayatta kalma); bugün doğan bir çocuğun ilerde tamamlayacağı okul yılları ve kalitesi (eğitim kalitesi); 15 yaşındaki bir gencin 60 yaşına sağlıklı bir seklide gelme olasılığı (yetişkin sağlık). Aşağıdaki grafikte Türkiye, Çin, Güney Kore ve Amerika için bu üç kategorinin 2020’deki değerlerini sergiliyoruz. Buradan anlaşılan Türkiye’nin özellikle eğitim konusunda düşük seviyede olduğudur.
Bütün bu veriler, büyümenin en önemli unsurlarından birisi olan insan sermayesinin Türkiye’de ilerleme kaydetmesi için özellikle eğitime ve eğitimin kalitesine yoğunlaşılması gerektiğini göstermektedir.